
Aşkın Bir Biyokimyası Var
Aşk, tarih boyunca insan deneyiminin en çok yüceltilen yaşantılarından biri olmuştur. Şiire, sanata, dine ve felsefeye konu olmuş; çoğu zaman insanı aşan, tanımlanamaz bir hâl gibi ele alınmıştır. Buna karşın, nasıl âşık olduğumuz ve bu yaşantının bedensel karşılıklarının ne olduğu konusunda bilgilerimiz hâlâ sınırlıdır.
Bugün bildiğimiz kadarıyla aşk, yalnızca duygusal ya da zihinsel bir deneyim değildir; aynı zamanda beynin biyokimyasal ortamında gerçekleşen karmaşık bir süreçtir. Beyinde etkili olan yüzlerce molekül arasından bazılarının, bir insana yönelme, bağlanma ve tutkunun sürmesiyle ilişkili olduğu düşünülmektedir.
Hangi Moleküller Öne Çıkıyor?
Bilimsel çalışmalar, aşk ve bağlanma süreçlerinde özellikle dört molekülün öne çıktığını göstermektedir:
Dopamin: Ödül, motivasyon ve arzu ile ilişkilidir.
Oksitosin: Yakınlık, güven ve bağlanma duygularında rol oynar.
Opioid sistemleri: Haz, rahatlama ve duygusal yatışma ile ilişkilidir.
Vazopressin: Uzun süreli bağlanma ve ilişki sürekliliğiyle bağlantılıdır.
Bu bulgular önemlidir; ancak altını çizmek gerekir ki aşkın biyokimyası bu moleküllerle sınırlı değildir. Henüz ayrıntılı biçimde çalışılmamış pek çok nörobiyolojik süreç ve molekül bu deneyimin parçası olabilir.
Aşk Neden Bu Kadar Sarsıcı Olabilir?
Âşık olma hâlinin birçok insan için yoğun ve zaman zaman hırpalayıcı olduğu bilinir. Bazı durumlarda bu yoğunluk, davranışlarda belirgin değişikliklere yol açabilir; kişiler kendilerini tanımakta zorlanabilir, riskli kararlar alabilir ya da duygudurumda dalgalanmalar yaşayabilir.
Bu nedenle zaman zaman şu sorular gündeme gelir:
Karşılıksız aşklar,
Karasevdalar,
Ani ve yüzeysel bağlanmalar,
Ya da bazı uç örneklerde erotomanik yaşantılar…
Bunlar birer ruhsal bozukluk mudur, yoksa insan deneyiminin uç biçimleri midir?
Bugün için bilim dünyası bu konuda kesin bir karara varmış değildir.
Müdahale Mümkün mü?
Eğer aşkın biyokimyasal bir zemini varsa, şu soru kaçınılmaz hâle gelir:
Bu yaşantılara tıbbi olarak müdahale etmek mümkün mü?
Bugün için bu soruya net bir “evet” ya da “hayır” demek zordur. Ancak bazı araştırmalar, aşk ve bağlanma biçimleri arasında biyolojik farklılıklar olabileceğine işaret etmektedir. Örneğin vazopressin reseptörlerini kodlayan bazı gen varyantlarına sahip bireylerin daha istikrarlı ilişkiler kurabildiği, bazı varyantların ise bağlanmanın daha kırılgan olmasına eşlik edebildiği gösterilmiştir.
Bu bulgular, aşkın tamamen “özgür iradeden” ya da yalnızca “kaderden” ibaret olmadığını; biyoloji, deneyim ve çevrenin birlikte şekillendirdiği bir süreç olduğunu düşündürmektedir.
Sonuç Yerine
Aşk:
ne yalnızca bir kimyasal reaksiyondur,
ne de bütünüyle bedenden bağımsız, mistik bir yaşantıdır.
Aşk, insanın biyolojisiyle, geçmiş deneyimleriyle ve ilişki kurma biçimleriyle iç içe geçmiş karmaşık bir insan hâlidir. Bilim bu alanı anlamaya çalışmaktadır; ancak henüz aşkı açıklamak kadar, aşkın sınırlarını ve anlamını korumak da önemlidir.
Belki de şu an için en sağlıklı yaklaşım, aşkı çözmeye çalışmaktan çok, onu anlamaya çalışmaktır.