|
Anksiyete bozukluğu olan insanların her on iki günün biri alıştıkları rolleri ve görevleri layıkıyla yapamadıkları tahmin edilmektedir. Bu orandan da anlaşılacağı gibi anksiyete bozukluğu olan insanlarda hastalığa bağlı işgücü kaybı da oldukça büyük görünmektedir. Aslında anksiyete bozukluklarına bağlı olarak ortaya çıkan mutsuzluk, tahammülsüzlük, hoşgörü kaybı, sinirlilik ve insan ilişkilerinde doğan güçlükler dikkate alındığında kaybın, insani etkileşimler içerisinde çok daha büyük boyutlara ulaştığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Yaygınlığa ilişkin verilen oranlara, yarattığı mutsuzluk ve işgücü kaybına baktığımızda hastaların hekime veya hastaneye başvuruları neden bu kadar düşük sayılarda gerçekleşmekte, anlamak oldukça güçtür. Neden anksiyete bozukluğu sebebiyle zorluk yaşayan hastalar yardım aramıyorlar veya aradıklarında da neden hemen teşhis edilemiyorlar? Bu sorunun cevabını anksiyöz oluşun hatta zaman zaman aşırı anksiyöz oluşun insanlar tarafından normal karşılanışında arayabiliriz. Aşırı anksiyete plan yapma kapasitemizi bozmasına, sağlıklı kararlar almamızı, yargılamamızı, beceri gerektiren işleri yürütmemizi ve işe yarar bilgiyi alıp işlememizi engellemesine karşın çoğu zaman hafif-orta düzey anksiyete normal bir yaşantı ve çok da güçlü motive edici bir faktör olarak görülür. Hafif ve orta düzey anksiyete baş etme becerilerimizi keskinleştirdiği gibi reaksiyon sürelerimizi kısaltır, anlamamızı artırır ve tepkilerimizi daha uygun kılar. Anksiyetenin kendilerini berbat ettiğini söyleyen hastaların, bu sorun üzerinde durmaları ve çözmeleri için bile bir miktar anksiyeteye gereksinim duyduklarını biliyoruz. Bu gereksinim anksiyetenin kesin tanısının konmasını güçleştiren normal/anormal, adaptif/maladaptif ayrımındaki güçlüğe işaret etmesi açısından önemlidir. Orta düzey anksiyetenin bu kolaylaştırıcı etkisi ve işlevsel anksiyete ile işlevsel olmayanı arasındaki sınırın çizilmesindeki zorluk hem tanısal bir güçlük yaratmakta hem de tedavide, serotonin-noradrenalin geri alım inhibitörlerininin (SNRI), serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI), benzodiazepinler, buspiron, trisiklik antidepresanlar gibi ilaçların yazımını zor hale getirmektedir. Başka bir deyişle hastayı yeterince sakin hale getiren ilaçların performansı düşürdüğünün hatta yukardaki örnekte belirtildiği gibi yardım arama davranışını söndürdüğünün bilinmesi tanı konsa dahi ilaç kullanımını sınırlamaktadır. Ayrıca benzodiazepinlerin bağımlılık yapma özellikleri de endike oldukları durumlarda dahi kullanım ve yazımlarında gönülsüzlük yaratmaktadır. Anksiyete bozuklukları içerisinde yer alan bozukluklar örneğin obsesif kompulsif bozukluk, fobik bozukluklar her insanda rastlanabilen türden belirtilerle seyrederler. Titizlik, temizlik, kontrolcülük, eşiği sağ ayağı ile atlama veya herhangi bir hayvandan veya bir durumdan korkma o kadar hayatımızın içerisinde yer alan ve bir çok kimsede rastlanan türden özelliklerdir ki bunlar için bir hekime gidilmesi gerektiğini düşünmek insanlar için çok zor olabilir. Yukarda söz ettiğimiz gibi, saf anksiyete için yardım aramada ortaya çıkan ve tedavide yaşanan güçlükler anksiyete bozuklukları ile ilgili obsesyonlar, kompulsiyonlar, fobiler gibi diğer belirtiler için de geçerlidir. Hekim olarak bile çoğu zaman temizlik, titizlik ve kontrolcülüğün, herhangi bir nesne veya durumdan korkunun ne zaman patolojik kabul edileceğine ilişkin görüşümüzü tıbbi bilgilerimizden çok yaygın toplumsal kabuller belirlemektedir. Bu toplumsal düzeyde yaygın kabul bulan anlayışların yanısıra hekim olarak bizi etkileyen ve anksiyete bozukluklarının tanılamasında ve tedavisinde zorluğa düşüren diğer önemli etken anksiyete bozukluklarının bedensel belirtilerle seyretmesidir. Bedensel belirtilerin hastalar tarafından ruhsal olan belirtilerden daha önemli bulunması hekime doğrudan bedensel belirtilerin iletilmesine ve çarenin bu bedensel belirtiler üzerinden aranmasına neden olmaktadır. Bu yöndeki beklentiler hekimlerin de bu belirtiler üzerinde yoğunlaşmalarını zorunlu kılmaktadır. Bu durum hem tanı koyma sürecini uzatmakta hem de bu arada gereksiz tetklerin yapılmasına yol açmaktadır. Panik bozukluğu olan hastalar bu açıdan en şansız hasta grubudur. Çok sık olarak doktora başvurmalarına rağmen hastaların psikiyatriste ulaşmak için en az 6 hafta harcadıkları ve genellike 3 ila 6 ay gibi uzun sürelerle psikiyatri dışında kalan uzmanlık alanlarında çare aradıkları bilinir. Bu süreler düşünüldüğünde zaman, emek ve ekonomik kaybın boyutları ortaya çıkmaktadır. |